kaybolmak güzeldir


 

“Yol bulunmayan yerde dolaşın. Kaybolmak gibi güzel bir armağan olamaz. Bir yolun birçok ifade tarzı olduğunu fark edin: yaratıcılığı aramak, sezgiye teslim olmak, bir ilişkinin izini sürmek. Birini seçin ve bugün yolu olmayan yolda kaybolun.”
On sene önce, Remzi Kitapevi’nde geçirdiğim bir günün sonunda, kendime, üstünde Budizm, Şamanizm, Hinduluk, Müslümanlık, Yahudilik, Hıristiyanlık, Kızılderili ..vs inançlarından alıntıların yazılı olduğu, resimle süslenmiş 50 kartlık bir deste hediye etmiştim. Bazen, gözümü kapatıp, içinden bir kart seçiyorum. Cuma akşamı seçtiğim kartta, “kaybolmak güzel bir armağandır” yazıyordu. Çin felsefesinden bir alıntı…
Kart, tarifle yol bulamayan, on dakika uzakta bir yere giderken kaybolup, saatler sonra “köprüden önce son çıkış” okuyla karşılaşınca “Yaşasın! Bildiğim bir yere geldim.” diye sevinen, şehrin sokaklarına asla hâkim olamayacağını bilip, yıllardır yaşadığı şehirde turistliği kabul etmiş birine “yolu olmayan yerde kaybolun” diyordu. Kaybolmak ve olduğum yerin keyfini çıkarmak…
Düşüncenin dolambaçlı yollarında değil de şehrin sokaklarında ve zamanda kaybolmayı seçiyorum. Kapalıçarşı’da, 64 cadde, iki bedesten, 16 han, 22 kapı, 3600 dükkânın arasında, şimdide ve 550 yıldan beri süren akışın içinde…
İç Bedesten ya da Cevahir Bedesteni kesin kabul görmese de büyük olasılıkla Bizans’tan kalma bir yapıymış. Yeni Bedesten ya da Sandal bedesteninin inşasına ise 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde başlanmış. Asıl büyük çarşı, Kanuni Sultan Süleyman tarafından ahşap olarak inşa ettirilmiş. Eski zenginlerin mücevher , kıymetli maden , kürk ve murassa silah gibi değerli eşyalarının yanı sıra devlet hazinesinin büyük kısmı da buralardaki kasalarda muhafaza edilirmiş. 1461 Çarşının kuruluşu olarak kabul ediliyor. 550 yıllık bu ticaret merkezi, yirmiden fazla yangın ve deprem görmüş, bugünkü halini ise 1894 depreminden sonra yapılan tadilatla almış.
Camlar, ipekler, halılar, çiniler, altınlar; renkler ve diller arasında, yüzlerden bir yüz oldum. Bilmeyenin kendi başına asla içinden çıkamayacağı bir labirent olduğu söylenen Fez Kapalıçarşı’sının dar sokaklarını hatırladım. Etrafımdaki yüzlere, beş yüz elli yıl boyunca İstanbul’a gelen, çarşının sokaklarında dolaşan ve bu dükkânlarda yaşayan insanları düşünerek baktım. İstanbul güzel bir şehir, kaybolmak bir armağandı. Sokaklardan birinde, çarşının ritmini dinleyerek bir fincan türk kahvesi içtim. Yaşadığım şehir ve bana verilen armağana minnetle…
Reklamlar
Bu yazı havadan sudan içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s