İstanbul, seni seviyorum!


Güzelim İstanbul’da, 2009 sayımına göre, 12.782.960 kişi yaşıyormuşuz. 6.351.013’müz kadın, 6.431.947’miz erkekmiş. Ve metre kareye 2,392 kişi düşüyormuş. Hafta içi çalışıp yorulan bu on iki milyon kişi, haftasonunu evinde, alış veriş merkezlerinde veya sokaklarda geçiriyor. Bu haftasonu ben de, sokakta dolaşan dört milyona katılıp, kendi ritmimde, keyifle salındım İstanbul’da. Yine Cuma ne diledimse, haftasonu önüme bir fazlasıyla serildi. Yaşasın pembe gözlükler, yaşasın sihirli lambanın cini!
Lezzetli, çeşitli, kaliteli bir kahvaltıyla güne başlamak gibisi yoktur deyip, Cihangir’de, Van Kahvaltı Evi’nde başlıyorum sokağın keyfini çıkarmaya. Eğer, yolunuz bu mekana hiç düşmediyse, haberiniz olsun muhteşem gözlemeleri kaçırmışsınız. Kahvaltının mutluluğu, güne yayılıyor; Beyoğlu’na, sokaktaki insanların yüzlerine, güneşin ısıttığı pufidik koltuklara, kahvenin kokusuna, adımlarıma… Yaratma cesareti kitabında Rollo May : Sınırları yok saymak değil, sınırların var olduğunu bilmek daha önemlidir. Ancak, o zaman sınırları bilir, var olduğumuz alanı tanımlar, sınırları aşmak için hazırlık yapabiliriz, diyor. Oturduğum pufidik koltukta, kitaptan başımı kaldırıp sokaktaki akışa dalıyorum. Sınırlar, farkındalıklar, karşılaşmalar, biz, etrafımız, zaman ve daha pek çok şey, kuyruğu birbirine değmeden dolanıyor kafamda.
Pera Müzesi’nde 20 Mart’ta bitecek iki sergi var. “Çarlık Rusyası’ndan Sahneler: Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu’ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri” ve “Gelman Koleksiyonu’ndan Frida Kahlo ve Diego Rivera”. Her iki sergide de, önünde dakikalarca durup ışığına, detaylarına takılıp kalacağınız tablolar var. Sergi çıkışında, yaratıcılığa açılmış algınızı isterseniz tünelde demlendirebilir; ya da Seyyar Sahne’ye gidip, Çocukluğun Soğuk Geceleri oyununu izleyerek başka bir yöne çevirebilirsiniz.
Gene bir yeni sonbahar. Otobüste hiç uyumadım. Çok yorgunum. Ama uyumadım. Orta Anadolu’da ilerliyoruz. Birden gökyüzünden gecenin karanlığı yayılıyor. Koyu bir gri alacakaranlık bürüyor doğayı. Doğacak güneşin kızıllığı yayılıyor dağların ardından bozkıra. o an bozkırı da çok sevdiğimi düşünüyorum. Çocukken ıslak topraktan çıkardığımız solucanları düşünüyorum. karlar altından fışkıran mavi, sarı, mor çiğdemleri düşünüyorum. Hiçnirini bir daha görmediğim taşralı arkadaşlarımı düşünüyorum. Toprağın ıslaklığının güzelliğini düşünüyorum. Onunla yatarken uyuşan gövdemi düşünüyorum. Ürperiyorum. İnsan ıslaklığının güzelliğini düşünüyorum. Sayısız sevişmeler işte bu bozkırı, kuru tarlaları, güneşin kızıllığını, insan sevgisini öğretti bana, diyorum. Hiç de, belirli bir insan üzerinde toplanmıyor bu sevgi. Toprak altındaki solucanlardan, gökyüzündeki yüksekliklere tırmanan ve gerilerinde bulutlardan yollar bırakan uçaklardan da öteye gidiyor.”*
Bu haftasonu cinin süprizi içimndeki neşeliyi ortaya çıkarmaktı. Pazar sabahı, lodos sersemi kafam bir türlü yataktan kalkmak istemiyor, çalan telefon alarmını kapatıp uykuya teslim olmak yerine sürekli beş dakika sonraya öteliyorum. Beş dakikada bir uyanmama rağmen, inatla öğlene kadar yataktan çıkmasamda, sonunda lodosa değil güneşe bak diyen içimdeki sese uydum. Çayı boşver ıhlamur yapalım, battaniye altında TV karşısında mayışalım, çamaşır yıkanmalı, evi de mi süpürsek, ortalık dağılmış gel toparlayalım, Pazar günü sokağa çıkmak da neyin nesi Pazar tembellik günü olsun hadi… Hepsinin karşısında, sersemlemiş kafamı dik tutmaya kararlı, neşeli, sokak gezgini: gözümüze kalem çekelim, kahveyi sokakta içeriz oyalanmayalım, off güneş muhteşem! İşte Moda’dayız. Bu kafede kahve, Arka Oda’da şarap, şurada körili tavuk, acaba waffle da mı yesek? Yok yok wafflecının karşısında kış çayı içelim, yanına verdikleri balı yeriz tatlı niyetine. Yürürken zig zag çizerek yapmaya çalıştığımız ne? Tamam kafede sadece dört müşteriyiz gecenin bu vaktinde, lakin biz böyle gülmekten yerlerde sürünürken diğer ikisi neden pür dikkat lap top ekranlarına bakıyorlar ki? O piti piti karamela sepeti, terazi lastik jimlastik, sen çıktın, arkadaşım olabilirsin ekledim. Sokakta şarkı da söyleriz, zıplarız, dans da ederiz; çünkü biz, içmeden, gülmekten sarhoş olmuş haldeyiz. Gülmekten çene kaslarım ağrımayalı, sokaklarda yaprak gibi savrulmayalı epey olmuş. Ha, bir de, sözüne güvendiğim bir neşeli dedi ki: Duvarların içi seni dışı beni yakar, aylaklığın keyfi kadar cefası da var.
Bu haftasonundan çıkan sonuç: Pembe gözlüklerimi, lambadan çıkan cini, içimdeki neşeliyi, İstanbulu ve ofisimi seviyorum.
* Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü
Görseller: Bansky, http://www.banksy.co.uk
Reklamlar
Bu yazı havadan sudan içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s