Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf; Jane Eyre, Charlotte Bronte


 

30 Nisan tarihli El Pais’in kitap ekinde Antonio Munoz Molina, Metropolitan Müzesi’nde gezdiği bir sergiyi ve çağrıştırdıklarıyla Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” kitabındaki pencere önü görüntülerine varışını anlatmış.  Adı geçen sergi: 1810-1820 yılları arasındaki romantik dönem Alman, Danimarkalı, Fransız ve Rus ressamların yapıtlarından oluşan “Rooms with a View: The Open Window in the 19th Century / Manzaralı Odalar” sergisi Almanya, Danimarka, Fransa, Avusturya, İsveç, İyalya ve A.B.D’deki müzelerden ödünç alınan eserlerin ressamlarından bazıları: Caspar David Friedrich,Georg Friedrich Kersting, Adolf Menzel, Wilhelm Bendz, Johan Christian Dahl, Christoffer Wilhelm Eckersberg.

Yazı ve müzenin sergiye ait sayfası, beni de aynı yere Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda kitabına götürdü. Ama kitabın pencere önü görüntüleri kısmına değil, Charlotte Bronte ve Jane Austen üstüne düşüncelerini paylaştığı kısımlara. Okuyanlar bilirler kitap, erkeklerin “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” sorusuna; Woolf’un, kadının toplum içindeki konumu ve edebiyatı zemin alarak verdiği çarpıcı cevabı içerir. Henüz okumamış olanlar için not: Kesinlikle ıskalanmaması gereken bir kitaptır. Woolf’un en rahat okunan kitabıdır denir. 146 sayfadır.   

Virginia Woolf’un bu konudaki düşüncelerini merak edenlerle kitaptan bir bölümü paylaşmak isterim.

“Böylece on sekizinci yüzyılın sonuna doğru öyle bir değişim kendini gösterdi ki, tarihi yeniden yazma olanağım olsaydı bu değişimi Haçlı Seferleri’nden ya da Güller Savaşları’ndan daha önemle ele alıp daha etraflıca anlatırdım. Orta sınıf kadını yazmaya başlamıştı.

On dokuzuncu yüzyılda orta sınıftan bir ailenin evi tek oturma odalıdır. Yazmak isteyen bir kadın ortak oturma odasını kullanmak zorundaydı. Ve Miss Nightingale’in şiddetle yakındığı gibi -“kadınların hiçbir zaman kendilerine ait diyebilecekleri bir yarım saatleri yoktu”-kadının işi her zaman yarıda kesilirdi. Yine de orada düzyazı ve roman yazmak, şiir ya da oyun yazmaktan daha kolaydı. Daha az dikkat gerektiriyordu. Jane Austen yaşamının sonuna dek böyle yazmıştır. “Bütün bunları nasıl başardığı şaşırtıcıdır” diye yazar yeğeni günlüğünde, “çünkü sığınabileceği ayrı bir çalışma odası yoktu ve çalışmalarının çoğu, birçok kez rastgele yarıda kesilme pahasına herkesin oturduğu olduğu oturma odasında ortaya çıkarılmış olmalı. Bu uğraşın kendi ailesi dışında herhangi bir kimse ya da konuklar ya da hizmetçiler tarafından anlaşılmamasına özen gösterirdi.” Jane Austen elyazmalarını saklar ya da üzerlerini kurutma kâğıdıyla örterdi. On dokuzuncu yüzyılda bir kadının gördüğü tüm yazınsal eğitim kişilik gözlemlerinden ve duyguların incelenmesinden ibaretti. Duyarlılığı, yüzyıllardan beri ortak oturma odasınca geliştirilmişti. İnsanların duyguları onun üstünde etki bırakırdı, yakın akrabalar her an gözünün önündeydi. Bu yüzden orta sınıf kadını yazmaya başlayınca doğal olarak roman yazdı, oysa açıkça anlaşılacağı gibi burada sözü geçen dört kadından [Jane Austen, Charlotte Bronte, Emily Bronte, George Eliot] ikisi yaradılışları gereği romancı değildi. Emily Bronte koşuk dilinde oyunlar yazmalıydı. George Eliot’ın çok şey alabilen aklının dışarılara taşan akışı, yaratıcı dürtü harcanıp bitirildiğinde tarih ve biyografi alanlarına yayılmalıydı. Ama onlar roman yazdılar, raftan Aşk ve Gurur’u alıp, daha da ileri giderek iyi romanlar yazdıkları söylenebilir dedim. Övünmeden ve karşı cinse acı vermeden, Aşk ve Gurur’un iyi bir kitap olduğu ileri sürülebilir. Acaba diye düşündüm, jane Austen elyazmalarını konuklardan saklamayı gerekli görmemiş olsaydı, Aşk ve Gurur daha iyi bir roman mı olurdu? Anlayabilmek için birkaç sayfa okudum, ama içinde bulunduğu koşulların yapıtını en küçük biçimde zedelediğine değgin hiçbir iz bulamadım. Belki de onun en büyük mucizesi buydu. İşte 1800’lerde bir kadın nefret, burukluk ve korku duymadan, direnmeden ve öğüt vermeden yazıyordu.

Jane Austen’in sıkıntısını çektiği tek şey ona zorla kabul ettirilen kapalı yaşam olsa gerek. Bir kadının tek başına bir yerlere girmesi olanaksızdı. Hiçbir zaman bir geziye çıkamazdı, hiçbir zaman otobüsle Londra’ya gidemez ya da bir lokantada tek başına yemek yiyemezdi. Ama belki de sahip olmadığı şeyleri istemek Jane Austen’in yaradılışında yoktu. Yeteneği ve çalışma koşulları birbirini kusursuz biçimde tamamlıyordu, ama bu durumun Charlotte Bronte için geçerli sayılabileceğinden kuşkuluyum dedim, Jane Eyre’i açıp Aşk ve Gurur’un yanına koyarken.
On ikinci bölümü açtım ve gözüme şu cümlecik ilişti: “İsteyen beni suçlasın.” Charlotte Bronte’yi niçin suçluyorlardı acaba? Ve Jane Eyre’in Mrs. Fairfax jöle yaparken nasıl çatıya çıkıp çayırların üzerinden uzaklardaki görüntüye baktığını okudum ve sonra özlemini çektiği şeyleri –onu suçlamalarının nedeni de bunlardı- okudum:” Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, sayfa 73-77
“Ve o sınırı aşabilecek, adını duyduğum ama hiç görmediğim yaşam dolu yerlere, hareketli dünyaya, kentlere dek uzanacak bir görebilme gücünün özlemini hissettim. Sahip olduğumdan daha çok deneyimim olmasını arzuladım; şu yakın çevremde tanışabileceğimden daha farklı kişilerle tanışmayı, benzerlerimle daha çok ilişkiye girmeyi istedim. Mrs. Farifax ve adele’nin iyiliklerinin değerini biliyordum ama daha farklı, daha canlı iyilik çeşitlerinin var olduğuna inanıyordum ve bütün bütün bu inandığım şeyleri de görmek istiyordum.
Beni kim suçlayabilir? Kuşkusuz birçokları ve bana doyumsuz diyeceklerdir. Elimde değildi, yerinde duramamazlık benim yaradılışımda vardı; kimi zaman acı çektirecek ölçüde beni kışkırtıyordu.
İnsanların huzur içinde kanaatkâr olmasını istemek boşuna: Devinime gereksinimleri var, bunu bulamadıklarında ne yapıp edip yaratacaklardır. Milyonlarca kişi benimkinden daha durgun bir yazgının kurbanı ve bu milyonlar kendi paylarına düşene karşı sessiz bir direnme içindeler. İnsanların toprağa gömdükleri yaşam cevherinde kaç tane ayaklanmanın mayalandığını kimse bilemez. Kadınların genelde çok sakin olmaları beklenir, ama erkekler gibi kadınlar da hissederler, erkek kardeşleri gibi onlar da yeteneklerini geliştirmek, bir uygulama alanı bulmak isterler; erkeklerin de başına gelse ezileceği durgunluğun çok katı bir sınırlandırılmanın altında ezilirler. Ve daha çok ayrıcalığa sahip insan kardeşleri onlardan kendilerini muhallebi yapıp çorap örmeye, piyano çalıp çanta işlemeye vermelerini istemekle tutucu davranırlar. Geleneğin kendi cinsleri için gerekli gördüğünden daha çoğunu öğrenip daha çoğunu gerçekleştirmeyi seçtiklerinde, onlara gülmek ya da onları lanetlemek düşüncesizliktir.” Jane Eyre, Charlotte Bronte
 *Antonia Munoz Molina’nın yazısının tamamını okumakisterseniz:  www.elpais.com/articulo/portada/Habitaciones/ventanas/elpepuculbab/20110430elpbabpor_6/Tes”>http://www.elpais.com/articulo/portada/Habitaciones/ventanas/elpepuculbab/20110430elpbabpor_6/Tes
*Metropolitan Müzesi’ndeki sergiyi gezmek isterseniz:
www.metmuseum.org/special/se_event.asp?OccurrenceId={F2475C18-07BA-4A0E-B4BA-9B6070450EA7
*Görseller: Casper David Friedrich, Christoffer Wilhelm Eckersberg  
Reklamlar
Bu yazı edebiyat içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s