Öykü ( isimsiz 1)


Ninesinin anlattığı bütün çocukluk masalları, şimdi metrelerce ötesinde bağdaş kurup oturduğu, kırmızının tonlarıyla bezenmiş büyük kapının arkasında geçerdi.  “Yürü yürü bitmez geniş bir araziydi. Tam ortasında büyük ev vardı. Etrafında da galiba atmış yedi tane ev. Eskiden her birinin yerini, içindekilerin adını bilirdim ama bak şimdi yıllar geçince sayısını bile hatırlamaz olmuşum.  Sonradan, yeni evliler için bazı evleri ortadan böldüler, yoksa seksen bir tane miydi? Kim bilir, belki benden sonra da çok bölünen ev olmuştur. Etraftaki ev sayısının önemi yok, önemli olan efendilerin yaşadığı büyük evdi. Değişmeyen, bölünmeyen, kuralları, cezaları belli, duvarları kıymetli taşlarla bezeli büyük ev… Sanırsın, dünya kurulduğunda ordaydı. Arazinin etrafında çepeçevre duvar vardı. Yüksekliği on adam boyunda, taştan. Ama taş dedimse bizim bahçe duvarı taşı değil, herbirini beş adam zor kaldırır, öyle koca taşlardan. Duvarda kaç taş var, yalnızca efendi bilirdi. Birini aç susuz uykusuz durdurak bilmeden yürütüp helak ederek cezalandırmak isterse, duvarın taşlarını saydırırdı. Cezalı bütün taşları sayıp bitirdiğinde büyük evin kapısındaki nöbetçiye, o içerdeki kahyaya, kahya birinci katın kapısındaki nöbetçiye, o birinci katın odacısına, birinci katın odacısı ikinci katın kapısındaki nöbetçiye, böyle böyle dördüncü katın odacısına söylerdi duvarda kaç taş olduğunu. Söylerdi de, cezalının söylediği sayı dördüncü katın odacısının duyduğu sayı ile aynı olur muydu, aynı olsa da dördüncü katın odacısının efendinin kapısındaki nöbetçiye, onunda  içerdeki aracıya, aracının da efendiye söylediği sayı ile cezalının söylediği sayı aynı olur muydu; aynı olsa bile efendi, cezalının cezasını affetmek ister miydi? Efendinin cevabı her zaman “Doğru sayamamış, bir daha saysın!” olurdu. Şimdiye kadar ya hiç bir cezalı duvardaki taşları doğru sayamadığı ya da efendi sayıyı hep değiştirdiği için bu cezadan kurtulan olmadı. Sonrasında ölümden kurtulan oldu ama cezadan asla! Cezalı açlıktan ve susuzluktan bir deri bir kemik kalana, gündüz gece yürümekten ayaklarının altı parçalanıp dizlerinde derman kalmayana, sayılardan ve taşlardan aklını kaybedene kadar devam ederdi saymaya. Günler sonra divane bir kemik torbası olarak duvarın bir yerinde kıpırdayamaz halde kaldığında, “Duvarın dışına atalım ölümü yırtıcı kuşlardan mı olsun; yoksa yıkıldığı yerde bırakalım ibret için efendimizin köpekleri mi alsın canını, doyursun karnını?” diye efendiye sorulur; çoğunu efendinin köpekleri afiyetle yerdi. Sadece bazıları o halde kapının dışına atıldı.”    
Reklamlar
Bu yazı öykü (isimsiz 1), kurgu içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s