Londra’dan geriye kalanlar…


Bazen tamamen kendimize odaklandığımız anlar olur; sanırız ki o sırada tüm dünyanın en birşey kişisi biziz. Varolan herşey biz varız diye varmış gibi bir his… Öyle anlarda insanı kendine getiren, içinde olduğu durumun önemini hafifleten en iyi şey, etrafına ve başka insanlara bakmak.
Pazartesi akşamı Atatürk Havaalanı’nda Londra uçağına alınmayı bekleyen insanların arasında dolaşsanız, nerdeyse hepsinin haftanın ilk iş gününde -eğer tatilden dönmüyorlarsa- ertesi gün Londra’da bir toplantıya, eğitime ya da pek keyif alınmayan ama çok önemsenen bir şeye katılmak için gittiklerini düşünebilirdiniz. Ciddi yüz ifadeleri, yorgun bedenler, ertesi günü düşünen zihinler, kırışmasın diye bavula konmayan ve kot pantolon üstüne giyilen ceketler, kısa seyahatin göstergesi küçük tekerlekli siyah çantamsı bavullar, on beş dakika içinde uçağa binecek olmalarına rağmen hala kapanmayan dizüstü bilgisayarlar… Ben dahil tüm bu insanlar, kendimizi o anda içinde olduğumuz kurmaca evrenimizin mihenk taşı sanıyoruz; kenara çekilsek herşey büyük bir gürültüyle yok olacakmış; ertesi gün yapılacak toplantı bir dönüm noktası ve ulaşılacak sonuç mutlaka zafer olmalıymış gibi. Bir kadının neşeli çığlığıyla irkiliyorum. Türkiye tatilinden dönüyor olduklarını düşündüğüm ailenin annesi, ciddi ifadeli insanların oturduğu koltuk öbeğinin yanındaki beton yürüme alanına oturmuş, bacaklarını ve kollarını halka şeklinde uzatmış neşe içinde babaya sesleniyor: “Hey! Kaçırıyorsun, çabuk gel!” Altı yaşlarındaki diğer kardeş de betona oturmuş, annesiyle kardeşi arasında olanları izliyor. Minik erkek çocuk, annesinin kollarıyla yaptığı halkanın içinde, oturduğu yerden ellerinin yardımıyla kalkıyor, biraz sallanıp dengesini bulduktan sonra kahkahalar ve yüreklendirmeler içinde bu dünyadaki yardımsız ilk adımını atıyor. Bilgisayarı kapatıp, hafif kaykılarak ayaklarımı uzatıyorum, bir çocuğun bu dünyadaki ilk adımlarını görmek, ne güzel!
Yorucu bir gün, bunaltıcı bir toplantı, gerginlik ve hava değişikliğinin üstüne kabine alacağım çanta bavulumda bulunan kozmetik ürünlerin patlayıcı olma ihtimali ve kabul edilebilir yasal limit olan 100ml’nin üstünde bir şeyleri çantaya tıkıştırmış olmam -saç spreyi, deodorant, saç köpüğü ve sevgili Estee Lauder yüz temizleyicim- İngiliz Havayolları (British Airlines) için tehlikeli kabul edilen bavulumun boşaltılması, 100ml üstü ürünlerin çöpe gitmesi…  “Ama gelirken de bunlar yanımdaydı ve kabinde geldiler?”, “Haklısınız pek sevimli bir durum değil ama Heathrow’un en kuralcı ve katı terminali bu maalesef” “Bari şu Estee Lauder’imi kurtarsak, bavulu kapatalım uçağa vereyim”, kadın her yerde kadın kozmetiğe kıyamaz, gidip birilerine soruyor ve yanında, kozmetik boşa para savurmaktan başka nedir ki, önemli olan kurallar diye düşündüğü vücut dilinden anlaşılan bir adamla geliyor. “Bavulu bir kere buraya girdirdiniz, artık isteseniz de çıkarıp uçağa veremezsiniz. Çok önemliyse bu kozmetikleriniz ücreti karşılığında postaya verebiliriz.” “Tamam, öyle yapalım, peki ücreti?” “Bu web adresine girin ne yapmanız gerektiği yazıyor” Nasıl yani, şimdi bavulum didiklenmiş açık beklerken, az sonra uçağa binecekken, nerde internet bulup bu işlemi yapabilirim ki?  Ah! Bari biri kullansa şu Estee Lauder’i diye içim sızlayarak atıyoruz 100ml üstü herşeyimi çöpe. Neyse ki koskocaman, ışıl ışıl, ağzına kadar kozmetik dolu bir free shop beni bekliyor.
Dört saatlik uçuştan sonra gece yarısı Havaş’a atıyorum kendimi. Yorgun, yarı uyur yarı uyanık kıvrılıyorum cam kenarına, İstanbul’un ışıkları, arabaların farları akıyor göz kapaklarımın arasına. Bir an Okmeydanı tabelasını okuyorum, bir an boğazın karanlık suları yanı başımda… Frenin hafif sarsıntısıyla uyanıyorum, Kavacık köprüsünün altında yolcu indiriyoruz, yan tarafta Van’a giden bir otobüs de yolcu alıyor. Otobüsün bagajına bavulların, içi İstanbul dolu poşetlerin arasına, bir baba gövdesi sarı, selesi mavi, gidonu kırmızı üç tekerlekli plastik bir bisiklet yerleştiriyor. Bu gece bisikleti düşünerek uykuya dalan çocuğun neşesini hayal ediyorum. Çocukluktan başlayıp yaşlılığın son anına kadar güzel anlar biriktirmeli insan diye düşünüyorum. Kurmaca dünyamızı gerçek yaşama dönüştüren bu anılar çünkü. “Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak/ Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak… “ Halil Cibran
Reklamlar
Bu yazı geziler içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Londra’dan geriye kalanlar…

  1. pakize işcan dedi ki:

    çoook güzel! yazdıkça ışıldıyorsun:-) hele son cümle tam bana göre:-)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s