sessizlik ve Calvino


Beş gün sessiz kalmak için uzun bir süre değil aslında; hele de kendi içine dönüp dinlenmeyi sevenlerdenseniz hiç değil. Tuhaf olan sessiz kaldığın her an, biri/birileri tarafından beklendiğin hissine kapılmak. Oysa buraya yazmak, bomboş bir odanın içinde sürekli kendimle konuşmak gibi. Kimsenin sesini duymadan, duvara yansıyıp dönen kendi sesini ve anlattıklarını dinleyerek, boş bir odada durmadan konuşmak: delilik, belki de. Zihnime dokunup kalanları, kağıtlara yazıp saklamak yerine burada saklamak, uyanıkken sayıklamak… Bu hergün bir yazı takıntısını bir kenara bırakmalı, belki de? Neyse.
Sessizken, İtalo Calvino’nun “Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler” kitabını okudum. Muhteşem bir Calvino kitabı daha! Mümkün olsa Calvino’nun Görünmez Kentler, Palomar ve Marcovaldo kitaplarının tamamını burada yayınlayacağım, üşenmeden. Ama malum telif hakları, zamansızlık ama hepsinden önemlisi: Bu kitaplar bir kütüphanede mutlaka olmalı. İncelikli ve yetkin bir dil, çocuksu gözlemler,  herşeyi gözünüzle görmüşcesine karşınıza getiren mükemmel betimlemeler, hayata, doğaya, insana, kente dair düşünceler… Okuduğunuzda yorumlarınızı duymayı çok isterim. Marcovaldo’dan bir kaç kısa alıntıyı paylaşalım.
“Yaz geceleri sıcaktan uyuyamayanların odalarına açık pencerelerden giren kent gürültüleri, gecenin gerçek kent gürültüleri; belirli bir saatte motorların, hangisinin çıkardığı bilinmeyen gürültüsü azalıp sustuğunda, sessizliğin içinden, uzaklıklarına göre sıralanarak, bir gece kuşunun ayak seslerinin, bir gece bekçisinin bisikletinin gürültüsünün, uzaklardan yükselen boğuk bir çığlığın, üst katlardan bir horlamanın, bir hastanın inlemesinin, her saat başı çalmayı sürdüren eski bir duvar saatinin sesinin teker teker, açık seçik gelmesiyle duyulur. Sabah işçi evlerinin saat orkestrası çalıncaya, raylardan br tramvay geçinceye kadar da sürer.” (s. 46)
“Marcovaldo, her sabah işe giderken, ağaçlık bir alandan, dörtyolun ortasındaki bir parkın yeşillikleri arasından geçiyordu. Bakışlarını atkestanelerinin, yeşilliğin saydam gölgesine yalnızca sarı ışınların inmesine izin veren en yoğun kesimine kaldırıyor, dallardaki görünmeyen serçelerin uyumsuz uğultusunu dinliyordu. Serçeler bülbül gibi geliyordu ona; kendi kendine: “Ne olur bir kez de çalar saatin zili, yeni doğan Paolino’nun viyaklaması ya da karım Domitilla’nın öfkeli sesi yerine, kuş sesleriyle gözümü açsam,” diyordu ya da: “Basık, havasız bir oda yerine, burada, bu canlı yeşilliğin içinde uyuyabilsem; bizimkilerin horlamalarını, sayıklamalarını, sokaktan geçen tramvayın gürültüsünü duymadan, burada sessizlik içinde; sokaktan yansıyan lamba ışığının çizgiler oluşturduğu kapalı perdelerin yapay karanlığı yerine, burada gecenin doğal karanlığı içinde; gözlerimi açtığımda yaprakları, gökyüzünü görebilsem!” Marcovaldo sekiz saatlik -artı fazla çalışma niteliksiz işçi görevine, her sabah bu düşüncelerle başlıyordu.
Alanın bir köşesinde, atkestanelerinden bir kubbenin altında, kenara çekilmiş, yarı gizlenmiş bir sıra vardı. Marcovaldo bu sırayı kendinin sayıyordu. Yaz geceleri, beş kişi yattıkları odada uyku tutmayınca, evsiz barksız biri kuştüyü bir yatağı nasıl düşlerse, o da sırayı öyle düşlüyordu. Bir gece, karısı horlar, çocuklar uykuda birbirlerini tekmelerken, sessizce yataktan kalktı, giyindi, yastığı koltuğunun altına aldı, dışarı çıkıp alana gitti.”
Reklamlar
Bu yazı edebiyat, hayat içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s