merhaba sonbahar


Siz de titretmeyen serinliği, sağanak yağmurlardan sonra yayılan keskin toprak kokusu ve sarı turuncu renkleriyle gelen sonbaharı sevenlerden misiniz? Hani havanın serinlediğini bilmesine rağmen, sabaha karşı üşüme hissiyle uyanıp battaniyenin içinde kaybolmayı sevdiği için camı açıp uyuyanlardan ya da camın kenarına oturup bir yandan sıcak çorbasını içip bir yandan da yağmur damlalarının cama tutunuşunu hayran hayran seyredenlerden. 
Bu haftasonu yazı uğurlayıp sonbaharı karşıladık. Benim yaz uğurlamam, bahçede kahvaltı keyfi ve yeğen cıvıltısıyla başlayıp, Yıldız Parkında yeşilin turuncuya dönüşünü seyrederek sürdü. Yazın son saatlerini ise 1939 yapımı Rüzgar Gibi Geçti (Gone with the Wind) filmini izleyip Clark Gable’ın hülyalı bakışlarına hayran olarak ve Scarlett’in başına gelen en kötü şeylerden sonra “Bu konuda bir şey yapmalıyım ama çok yorgunum. Neyse, ne yapacağımı yarın düşünürüm artık” deyişine gülerek geçirdim.  Bir gün sonra, muhteşem sağanakta İstanbul sokaklarını dolaşarak, herşeyin yunup yıkanmasını izleyerek, Galata’nın asma çardaklı kahvelerinde çay içerek ve akşam camlardan eve dolan sonbahar serinliğinde battaniyeye sarınıp kitap okuyarak karşıladım sonbaharı, sevimçle! Umarım siz de mevsim geçişinin keyfini çıkardığınız bir haftasonu geçirmişsinizdir.
Bu arada 3 Ekim’den beri süren sessizliğin nedeni detoksun verdiği dinginlik ve işyerinde tüm düşünsel enerjimi alan yeni konular. Detoks Çarşamba günü bitecek, ekmeği ve eti öyle çok özledim ki, ilk lokmalardan alacağım tadı hayal etmek bile yetiyor; lakin iş yoğunluğu sanırım bir süre daha devam edecek. Bu arada enerjisizliğimde beni harekete geçiren en önemli şeyin, pek sesleri çıkmasa da varlıklarını hep hissettiğim blog okuyanları olduğunu söylemeliyim. Umberto Eco’nun “Confession of a Young Novelist” kitabında söylediği gibi, “Yazarın kendi için yazdığı tek şey alış veriş listesidir. Onun dışında yazdığı tüm şeyler en az bir okuyucu içindir.” 
Yazıyı bitirmeden, yeni aldığım ve sonbaharın kapalı havasında zihin açacağını düşünerek okumaya başladığım kitapları paylaşayım.
İlk kitap, Umberto Eco’nun son çıkan kitabı “Confession of a Young Novelist”. Orjinali İngilizce olarak Harvard University Press tarafından basılan kitabın dili gayet akıcı ve anlaşılır. Sevdiğiniz yazarın dil ve edebiyat üstüne anlattıklarını okumayı da sevenlerdenseniz kaçırmayın derim. Kitap Türkçe olarak da Kırmızı Kedi Yayınları tarafından basılmış.
Eco ile birlikte okuduğum diğer kitap, Slavoj Zizek’in Encore Yayınları Popüler Kültür Dizisinden çıkan  “Mimari Paralaks (Sınıf Savaşının Spandelleri)”. Benim için, kitap dili ve tartıştığı konu açısından, bir türlü ucundan konuyu yakalayamadığım ve belki sonra diye kitaplığa kaldırdığım diğer Zizek kitaplarına kıyasla daha anlaşılır. Belki de bu anlaşılırlığın sebebi, kapitalizm ve post modernizm değerlendirmesini üstünden yaptığı şeyin, içinde yaşadığımız, etrafımızı çeviren ve yokluğunu hayal edemediğimiz binalar olmasından kaynaklanıyor.  
Haftasonu okumaya başladığım ve sanırım elimden bütün sonbaharı geçirecek olan kitapsa Murathan Mungan’ın Metis Yayınlarından çıkan “Şairin Romanı”. Bu şiirleri ile söyleştiğim Mungan’ın okuduğum ilk düzyazı kitabı. Elimde uzun süre gezecek olmasının sebebi ise hem kitabın epey kalın olması, hem de şiire yakın yazı diline kolaylıkla dahil olamamam. Yine de okuduğum ilk 35 sayfadan keyif oldığımı söylemeliyim. 
Reklamlar
Bu yazı edebiyat, hayat içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s