“İşler tam olarak ne zaman çığırından çıkmıştı?”
Bu soruyu, Lübnan iç savaşını ve o günlerde olup bitenleri anlatan Lübnanlı arkadaşıma sorduğum günü hatırlıyorum. Yemekteydik, o sakince geçmişine bakarak anlatıyordu; benimse aklım anlattıkları içinden öldürmeye gerekçe olacak kadar önemli bir şey bulamıyor, sürekli “ama” ile başlayan cümleler kuruyordum. Bunca ölüme, acıya, şiddete, umutsuzluğa değecek şey ne olabilirdi? Barış içinde yaşamdan daha değerli ne olabirdi? HİÇ BİR ŞEY! Şimdi dönüp o güne baktığımda bu sorusuya verilecek bir cevap olmadığını biliyorum.
Politikacıların, etrafımdaki kimi insanların, nerdeyse tüm gazetelerin, çoğu internet sitesinin yüzünü döndüğü tarafta “yaşam” değil “ölüm” var. Ama bu, söyleyenlerin, harekete geçirenlerin, propaganda yapanların kendi ölümleri değil; iştahla, oyun oynar gibi çağırdıkları kendi tatminleri için başka insanların ölümü. Yazık ki canlarından başka bir şeyleri olmayan erkek çocukları da hevesle katılmak istiyor bu oyuna. Pazar günü, on on beş tane erkek çocuğu –yaşları onbeş, on yedi gibi- tekbir getirerek, ölmeye öldürmeye hazır olduklarını söyleyerek, intikam diye bağırarark Galata kulesinin etrafında dolaştılar. Kısa beş altı dakikalık bir gösteri… Ölümlerinin oyun olduğunu sanan küçük erkek çocuklarının bakanları ürküten gösterisi.
“Ne zaman ki hayat ve dünya uysallaşır, o zaman ergenlerden sakin olmaları beklenebilir. Ama daha önce değil. Dolayısıyla on dört yaşına saplanıp kalmış kalın kafalardan biri olan Stanley de, geri döndüğü odasının duvarlarına The Cramps posterleri asarken belki bir aptal gibi görünüyordu ama en azından hayat ve dünya ona ne verdiyse misliyle iade etmek için elinden geleni yapıyordu. Bir şey bildiğinden ya da dünya üzerindeki hayatı tanıdığından değil. Haberleri izlediğinden ya da vicdanının emrinde politik bir eylemci olduğundan değil. Stanley, hiçbir şey bilmeden yapıyordu bunu. Bütün on dört yaşındakiler gibi. Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorsa, bunu bilmeye gerek yoktu. O dünya zaten yanmış çocuk eti kokardı. Eğer bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek yoktu. O dünyanın zaten açlıktan nefesi kokardı. Ve çocukların burunları bu kokuları alır, ergen öfkesi olarak da geri verirdi. Ta ki burunları yetişkin uysallığıyla tıkanana kadar.” AZ, Hakan Günday Sayfa 121
Ölüm ve şiddet içine düşen her şeyi/herkesi yok eder ve asla ışığa evrilmez. Barışmak küs kalmaktan daha zor olsa da yaşamı besleyen BARIŞ’tır, daima.
Yorgun ve umudu azalmış ruha müziğin, yaratmanın, neşeyi paylaşmanın, çoğalmanın enerjisi iyi geliyor. O zaman, aldığım enerjiyi yaymak için 21. Akbank Caz Festivali kapsamında haftasonu gerçekleşen iki muhteşem konserden: ZAZ ve Avishai Cohen Trio, birer parçayı  paylaşayım.
Et que justice soit faite dans nos pauvres vies endormies / Ve bu zavallı uykudaki hayatlarımızda olması gereken; adalet…
Passe, passe, passera / Geçer, geçer, geçecekler.
La dernière restera / En son gelen, kalacak geriye…

Reklamlar
Bu yazı edebiyat, hayat içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s