“Gönül buğday tanesine benziyor,
bizse değirmene.
Değirmen nereden bilecek
bu dönüşün sebebi ne?”Mevlana
Yine kış, yine güneşin parlaklığından uzak, etrafta ve ruhumuzda ışıkla gelen yanılsamaların kaybolduğu, var olanın yalın haliyle baş başa kaldığımız günler; içimize kıvrıldığımız, yorgun ve uzun geceler. Bazen her şey bu açılıp kapanma döngüsünü kabul etmekte gizli gibi geliyor. Tıpkı ağaçlar gibi ruhumu soyup yalın kat bırakmakta, yılan gibi içime kıvrılıp toprağın kalp atışlarını dinlemekte. 
“birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız
kim karar verebilir birbirine dokunan taş ve su
hakkında, kimin kimi ayakta tuttuğuna, ve günün
aslında kumdan, tuzdan ve ışıktan oluşmadığına?”*
Bir bardak çay alıp, etraftı seyretmek için dört katlı iş yerinin çatışındaki terasa çıkıyorum. Tüm yaz serçeleri yapraklarının arasında saklayan geniş gövdeli ceviz ağacının tepesi bir metre aşağımda. Henüz yapraklarının çok azı sarıya dönmüş. Cevizin kendini sonbahara bırakmamış olması hoşuma gidiyor, serin havadan uzun bir soluk çekip gökyüzüne doğru gülümseyerek savuruyorum. Arka komşunun taklacı güvercinlerden yedi tanesi, terasın çatıya doğru yükselen yan duvarının üstüne dizilmişler, bir yukarı bir aşağı gidip geliyorlar. Güvercinlerin keyfini bozulmasın diye öbür kenara gidip, etraftan gelen sesleri dinlemek için gözlerimi kapatıyorum. İlk ses, çoktan soğuktan korunmak için kuytuya çekildiklerini sandığım serçelerden geliyor. Demek onlar da henüz sonbahara pabuç bırakmamışlar. Bir bahçe kapısı gıcırtıyla açılıyor, köpek havlamaları, belli belirsiz bir vapur düdüğü, binanın arkasından geçen bir araba… “Abla! Sana zahmet şu güvercinleri bir kaldırsana”, gözümü açıyorum. Karşı komşu çatının tepesine çıkmış, bir yandan kollarını havaya kaldırmış  sallıyor, bir yandan “Hadi abla, bir zahmet” diye tekrarlıyor. Yarısı dolu çay bardağını kenara bırakıp, güvercinlere doğru gidiyorum. Ne hızlı çırpıyorlar kanatlarını. Önce çatıya, oradan cevize, cevizden gökyüzüne doğru seyirtiyor, yedisi birden. Başımı çeviriyorum, komşu çoktan çatıdan inmiş. Neredeyse bitişik nizam, kızıl kahverengi ve yeşil çatılı binaların arasından bir kaynak makinasının cızırtılı sesi yükseliyor. İki kız çocuğu, parkın yanında başlayıp yokuşun sonuna kadar uzanan merdivenleri çıkıyorlar, sekerek. Bardaktaki son yudum çayı içip, terasın okula tepeden bakan tarafına geçiyorum. Çocukların derste olmasını fırsat bilen kargalar, köşedeki çam ağacından basket potalarına doğru inip kalkarak  bahçenin keyfini çıkarıyorlar. Dersten kaytarmış sekiz dokuz yaşlarında bir erkek çocuk, bahçe kapısından kucağında bir kedi yavrusuyla çıkıyor.  Martılar, hızla kapanan bir çöp kutusu kapağı; karşı binanın kimi çiçekli, kimi sakız beyazı çamaşır asılı balkonları; pencerenin birinde, kendini metrelerce öteden fark ettiren dantel kenarlı beyaz bir eski zaman perdesi… Zil sesiyle birlikte bahçeyi çığlıklar ve kahkahalar dolduruyor. Taklacı güvercinler geri geldi, terasın kenarına kondu. 
Serçeler ve ceviz ağacıyla birlikte sonbahara pabuç bırakmamaya karar veriyorum.  
“birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız,
hayalleri dik tutmak gerekir.”*
*Arka Bahçe, Birhan Keskin
Reklamlar
Bu yazı havadan sudan içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s