Süreklilik ya da ‘Antico Caffe Della Pace’ (1)


Annenizin genç kızlığında arkadaşlarıyla buluştuğu pastanede sizin de arkadaşlarınızla buluşmuşluğunuz var mıdır? Ya da nesillerdir aynı reçeteyle aynı lezzette sütlü tatlı yapan kaç pastane var şehrinizde? Ülkede, reklamını sadece sanatçıları ve düşünürleri ağırlamışlığıyla yapan kaç kahvehane sayarsınız? Peki, yaşadığınız şehirde son on yılda kaç sokak adı değişti? Anılarınızı iliştirdiğiniz mekanlardan değişmeyen, yıkılıp dönüştürülmeyen var mı?
“Bir çiçek açtığında 
Bir eski avluda 
Diyor ki; 
Çalıda sarı bir çiğdemim ben 
Ve senin çok eski cümlen.”*
Babaannenin gelin geldiği, babanın doğup büyüdüğü ev; dedenin her bir dalındaki meyveleri ayrı bir torunu için  sakladığı kayısının, arkasına saklanınca görünmez olduğunu sandığın çeşmenin dibindeki narın, babaannenin hevesle her bahar tohumdan yetiştirdiği rengarenk kına kınaların, iki sandalye atıp saatlerce gölgesinde mavra yapılan mis kokulu portakal ağacının olduğu bahçe, çok sürmeyecek bir kaç yıl içinde siteye dönüşecek. Tıpkı yaşadığın şehirdeki dönüşüm furyasının ezip geçeceği Tarlabaşı ya da otel mi alışveriş merkezi mi olacağı belli olmayan güzelim Haydarpaşa Garı ya da köfte hamburger kızarmış patates dükkanına dönüşen canım Markiz Pastanesi gibi. Önce anılarımız mekansız kalacak, sonra biz anısız, derken top yekün köksüz ve renksiz bitkilere dönüşeceğiz belki de. Dedeni özlediğinde altına oturup sırtını dayayacağın bir kayısı ağacı olmayacağı gibi, kendini kaybettiğinde gidip arayacağın bir sokak köşesi, bir yılların lezzeti çikolatalı pasta, bir mis kokulu kahve, bir kitapçı, bir duvar da  olmayacaksa  nasıl kaybolmaz ki insan? İnsanlar kaybolunca, onla birlikte yaşam sevinçleri, kültürleri, renkleri, sesleri de kaybolmaz mı? Peki tek ömürlük sürede kurulup yok edilen zevkler, alışkanlıklar, tatlar, binalar, kanunlar, sokaklar, meydanlardan müteşekkilse bir ülke? Eyvahlar olsun!
“Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.”*
Paul Auster ‘Kış Günlüğü’ kitabının bir yerinde, eşinin annesinin yıllardır hiç değiştirmeden aynı şükran günü yemeklerini yaptığını, bu yemeklerin Norveç’te çocukluğunda kendi annesinin şükran gününde yaptığı hindisiz sade az ve gündelik yemekler olduğunu, son yedikleri şükran günü yemeğinde masanın etrafına toplanan çocuklar torunlar ve kuzenlere gelecek yıllarda yemekler değişsin mi yoksa aynı şekilde kalsın mı diye sorulduğunda istisnasız herkesin herşeyin aynı şekilde sürüp gitmesini istediğini anlatıyor.  Anıları, nesilleri birbirine bağlayan, kaybolunca kendini arayabileceğin; değişen mekanlara, yıkılan sokaklara, ticarethaneye dönen tarihi binalara, ince ince örülenlerin hışımla bir hamlede silinmesine rağmen, anılarımızı iliştireceğimiz bir kaç kap yemek…
Hadi, uzun ve kalabalık sofralar kuralım. Etrafında hayat bulacağımız, zamana çentik atacağımız, neşeyi sevgiyi anlarımızı çoğaltan, en sevdiğimiz çiçeklerle bezeli, mütevazı uzun ve kalabalık sofralar…
“Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı 
Begonviller ve bir mavi kapı 
Ve illa amansız bir avlu getirsem.”*
* Esli Avluda, Birhan Keskin

Reklamlar
Bu yazı hayat, iyi şeyler içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s